Uludere kanıyor üstüne basmayın

Uludere'de 2011'in son günlerinde yaşanan vahim hata karşısında Ordu özür dilemek şöyle dursun, sosyal ağ faşistlerin sözcülüğünü yaparcasına orada ölen herkesi PKK sempatizanı ve PKK'lı olarak gösterme yarışına girdi.

Blog haberciliğine yeni bir adım mı?

Huffington Post yazılarımı takip edenler için çokta yabancı olmayan bir konu. Daha önce "Blogculukta İran Devrimi" adlı yazımda, Huffington Post'un ne kadar önemli bir blogculuğun haberciliğe devşirmesi başarısı olduğunu anlatmıştım. Her ne kadar bu başarı Reha Ülkü tarafından, günlük ve gelir geçer olarak görülse de, önemli olanın kurumların değil modellerin başarısı olduğunu temel hareket noktamız olarak görmek en doğrusu.

Bir yolsuzluğun anatomisi

Deniz Feneri soruşturması tam anlamıyla siyasilerin açıklamaları, savcıların görevden alınması gibi olaylarla kördüğüme dönmüşken Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları bu kördüğümün çözüme kavuşmasında ve birilerinin hesap vermesinde başlangıç olacak gibi.

Korkak medyanın metamorfozu

Claudia Roth, Türkiye’de pek gündeme gelmeyen bir konuya parmak basmış. Ancak bu gündeme gelmeyen, getirilmeyen ve üstü konvansiyonel medya tarafından örtülecek olan konu medya çalışanlarının arasında çok popüler bir konu. Özellikle NTV’de yaşanan son “değişim” hareketinde bu iktidar baskısının varlığı çokça tartışıldı. Belki twitter gibi sosyal ağlar sayesinde bu tartışmalardan bizim de haberimiz oldu ama medya dünyası bu konuda dedikodu kazanını çoktan kaynattı.

Terör ve şiddetin normalleşmesi

Daha birkaç gün önce Türkiye Hakkari'de 24 şehit verdi. Nedense bu ülkede şehit sayısının çokluğu tepkinin şiddetini, hiddetini hatta tepki verilip verilmeyeceğini belirleyen ana etken olarak karşımıza çıkıyor. Peki ama teröre nasıl bir tepki veriyoruz? Tam da 24 şehit verdiğimiz bu günlerde, şiddetin ve ırkçılığa varacak derecede ayrımcılığın hem dilimizde hem de eylemlerimizde açıkça kendini gösterdiğini gözlemliyoruz.

21 Mayıs 2013 Salı

Her şeyin bir zamanı var

Şimdi acaba hayatımızda sevdiğimiz şeylerden vazgeçme zamanımı geldi diye düşündü adam. Hayat bazen dener insanı böyle işte. Her şeye rağmen hayallerine, sevdiklerine sahip çıkabilir misin diye. Şimdi rüzgar tersten esiyor, bazen sevdiğin şeyleri elde etmek mümkün değildir dedi adam. Ama işte cesaret etmeden, harekete geçmeden o limana kavuşmak mümkün müydü acaba? Hayatta her yerde esmez dedi Alize rüzgarları. Bizi yeni kıt'alara  yeni ülkelere taşıyacak rüzgarlar her zaman karşımıza çıkmaz dedi adam. Bu yüzden kaderi olduğu gibi kabul etmek değildi hayat denilen şey. Öylece oturup bekleyecek, önüne getirilen hayatı yaşayacak hali yoktu adamın. Madem birileri vermiyor bize bu hayatı biz almasını biliriz dedi adam.

Aslında çok garip gelirdi insanların başarıdan, hayattan anladıkları. Bir ev sahibi olmak, bir araba almak, evlenmek, yuva kurmaktan ibaret hayatlar. Bunların hiçbiri uğruna yaşanmayacak şeyler değildi ama hayatınız tamamen bunları elde etmek üzerine kurulduğu zaman, mutsuzluğun sebebini başkasında aramayacaksın derdi adam. Geçenlerde böyle komik şeylerle güya adamı hırslandırmaya çalışan insanlara bunları söylemek isterdi aslında. Ama korkuyordu adam, insanların hayatı ne kadar anlamsız bir çeper içine sıkıştırdıklarını yüzlerine çarpmaya. Çünkü görmüştü adam, bunları anlatan insanların gözündeki ışığı. En büyük hayalleri bu kadar küçük olan insanları kırmak istemiyordu adam. Kimsenin onun hayallerini küçük görmesini istemezdi. O yüzden başkasının hayalleriyle de dalga geçmek fıtratında yoktu pek. 

Ama işte hırsın yok mu senin, neden bankacı olmadın gibi sorulara cevap vermekten gına gelmişti adama. Keşke isteseydi ömrünü inanmadığı bir işte harcamaya. Fikri bile olmadığı, kendine hiçbir şey katmayacağından emin olduğu bir işe balıklama atlayabilseydi keşke. Olmuyordu işte. Daha yapacak çok işi vardı adamın. Sadece hayallerine kavuşmak için biraz para gerekiyordu o kadar. Dokunabileceği kadar yakına gelmişti düşündükleri. Boşuna yaşamadığını, kafayı boşuna patlatmadığını anlamıştı adam. Sevdiği şeyleri terk ettiği yoktu adamın. Onlara şimdilik ulaşması mümkün değildi sadece. Kimisi başkasının elinde, kimisi gerçekleştirmeyi bekliyordu o kadar. Sevdiklerine kavuşacağı günler yakındı adamın. Yeter ki melankolinin fütursuz dalgaları gemiyi istediği rotadan saptırmasın. Yani şimdi hiç zamanı değildi aşık olmanın, zamanı değildi haksızlığa karşı çıkayım derken masaya yumruğu vurmanın. Şimdi sabretmenin zamanıydı. Yüreğine kilit vurmak zorundaydı adam. Hayatını savurup paramparça edecek bu dalgalardan kaçması gerekiyordu. Ortada aşka dair bir iz yoktu belki ama yumruğunu sıkmaya başlamıştı adam. Şimdi değil dedi adam, sakin ol şimdi birilerine had bildirmenin zamanı değil. Zamanı gelince herkes haddini bilecek zaten dedi adam. Şimdi elindekinin kıymetini bilmenin zamanıydı. Madem güneşten kaçmanın imkanı yok zaman şapka takmanın zamanıydı. Güneşe doğru balmumundan kanatlarla uçmanın zamanı değil dedi adam. 

16 Mayıs 2013 Perşembe

Futbol buysa ben oynamıyorum


Futbol hakkında çok yazı yazmak istemiyorum ama ne yazık ki ülke gündemi bizi buraya çekiyor. Kemal hocamızın sözünü dinleyip bizde kendimizi gündemin rüzgarına bırakalım dedik. Drogba ve Eboue'ye muz gösteren sözde Fenerbahçe taraftarı, Türkiye'de var olan ırkçılığın türü hakkında bize çok iyi ipuçları verdi. Daha çok rakibi, düşman gördüğünü aşağılamak üzerinden tanımlanabilecek bir ırkçılık. Yani siyahileri toptan maymun olarak aşağılamaya çalışan bir zihniyetten çok, rakibi aşağılamak, alay etmek adına ırkçılığı araç olarak kullanan bir zihniyetten bahsediyoruz. Her ne kadar toptan yaklaşıma göre daha masum görünse de, zihniyet açısından belki de çok daha tehlikeli bir yaklaşım. Ve burada araç ırkçılık olduğu için bu kadar tepki görüyor. Oysa bugün sporda şiddetin nedeni, ırkçılık değil Türkiye'de. Rakibine saygı duymayı bırakın onu aşağılayan, küçültmeye çalışan, saldıran ve rakibe tahammülü olmayan bir ötekileştirmeden bahsediyoruz. Ve bu ötekileştirme şiddetin esas nedeni. 

Ve ne yazık ki sadece taraftarlar değil, sporcularda bu ötekileştirmeye alet oluyor. Bir Fenerbahçeli olarak mesela Meireles'in bir daha bu formayı giymesine katlanamam. Takımı bırakacağımı söylemek fazla olur belki ama taraftarın burada tepkisini koyması gerekiyor. Nasıl zamanında Nouma, saha içinde benzer bir hareket nedeniyle Beşiktaş'tan gönderildiyse. O zaman bu yabancı futbolculara da bir ders olacaktır. PFDK'nın verdiği cezayı bu açıdan az buldum. Ancak bunda hareketin saha içinde yapılmamış olması ve hakem raporunda belirtilmemesi gibi etkenler olabilir. Fenerbahçe yerinde olsam cezaya itiraz eder ve futbolcunun yaptığı hareketin daha ağır bir cezayı gerektiğini, cezanın yeniden gözden geçirilmesini isterdim. Ama işte bu olgunluğa sahip bir takım var mı Türkiye'de o da tartışılır. Fenerbahçe'de artık takımın kaptanı Gökhan Gönül yapılmalıdır. Emre, Volkan gibi agresif oyuncuların bu kadar takım üzerinde etkili olması hoş değil. 

Mesela öldürülen Burak Yıldırım için hala yok adamın üzerine on kişi yürümüş, yok şu haklı yok bu haklı demenin anlamsızlığını kavramak lazım. Bir can yitirilmiş, sevabı ve günahıyla futbol terörü adına yiten bir can bu. Ölenin Galatasaray ya da Fenerbahçeli olması değil sorun. Sorun bir spor müsabakası adına birilerinin canını yitirmesi. Katil olan Galatasaray değil ya da ırkçılık Fenerbahçe'nin günahı değil. Bunu böyle sunmak sorunları azaltmaz aksine düşmanlıkları körükler. Suçu kişileştirmedikçe, kulüp olarak ırkçılık yapanın ardında durulmadığı sürece sorun yok demektir. Bu tür ırkçı eylemlere karşı kişisel bir saldırı varsa, kişilere ceza vermek gerekir. Toplu bir tezahürat olduğunda bile kulübün bu kişileri tespit etmesi varsa kombinelerini iptal etmesi ve başka maçlara almaması gerekir. Artık kulüpler tribünlerde şiddet eylemlerine karışan taraftarları ayıklamalılar. Sporda şiddet yasası çıkmalı ve spor müsabakası nedeniyle işlenen suçlarda ceza arttırımına gidilmeli. Ama işte biz yine Federasyon taraflı, Galatasaray şöyle yalancı, Fenerbahçe böyle şerefsiz deyip kılıçlarımızı bilemeye devam edeceğiz. Oysa aynı mahallenin çocuklarıyız. Belki aynı topa vurduk çocukken, belki aynı bardaktan su içtik. Aynı tozlu yollarda yürüdük. Bugün farklı takımlara gönül vermiş olmamız bizi düşman yapıyorsa eğer, lanet olsun tüm kupalara, lanet olsun tüm şampiyonluklara. Futbol şiddet, holiganlık ve adam bıçaklamaksa bazılarına göre ya onlardan kurtulacağız ya da futboldan kurtulacağız. Bu sorunun başka bir çözümü yok gibi görünüyor. İngiltere, futbola sahip çıktı ve holiganlardan kurtuldu. Bakalım biz neler yapacağız. 

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Gerçeğe giden kavisli yollar


Ülkemin gazeteleri zaten çok cesurdur ya, hükümet Reyhanlı için yayın yasağı koymuş. Benim güzel ülkemde, çok namusludur medya patronları zaten, sansürü duyunca nasıl bu yasağı deleriz diye düşünüp duruyorlar. Ama işte Başbakan'a da hak vermek lazım. Medya henüz kendi istediği kıvama gelmedi. O kadar uğraştı, didindi halen yabani otlardan kurtulamadı gariban Tayyip. 

Ne belaymış bu medya dedikleri. Adam damatlarına sattı, yakınlara, tanıdıklara, eşe dosta sırt verdi yok yine olmadı. Bir türlü istediği kıvama gelmedi medya. O zaman yapacak bir şey yok. Koy yayın yasağını gitsin. Değil mi ama adam o kadar size şans verdi, insan biraz otosansür mekanizmasını geliştirir. Mesela gazeteci denilince akla eskiden Uğur Mumcu gibi isimler gelirdi. Bugün ise koskoca Yiğit Bulut gibi bir duayen var. Ekonomiden, enerji piyasasından, politikadan, hukuktan yani neyi isterseniz her şeyden anlayan bir adam. Kısacası Uğur ağabeyimiz yanılmış, gazeteci gerçekten de "her şeyi" bilen adammış. 

İşin taşlama kısmını geçip biraz da gerçeklere bakmak lazım. Reyhanlı saldırısı hakkında yapılan sansür nedeniyle elimize hala sağlıklı bilgiler gelmiyor. Her ne kadar 117 ölü gibi bir sayı kulağımıza gelse de resmi olarak 50 kişinin hayatını yitirdiği doğrulanabiliyor. Ama işte devlet ne olursa olsun ölüleri saklayamaz. Eğer gerçek sayı 50'nin çok üzerindeyse ortaya çıkacaktır. Olayda bölge halkı Suriyelileri suçlu olarak görüyor. ÖSO'nun bu saldırıyı gerçekleştirme imkanı var. Ancak tersi de mümkün. Burada saldırıyı gerçekleştirenden çok, amacını tartışmak gerekiyor. Evet, saldırıyı kimin gerçekleştirdiğinin ortaya çıkarılması önemli. Ama işte bu herkesin kendi cephesinden bakarak çözebileceği bir şey değil. O yüzden kanıtlar bize gerçeği sunmadan bu konuda ahkam kesmenin sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Hani sokaktaki adam bunu yapabilir. Ama bu mesleğin ahlaki ilkeleri üzerine hayatını kuran biri olarak gerçeği görmeden sonuç çıkarmayı doğru bulmuyorum. 

Ama bu yinede kanıtlar ışığında tahmin yürütmeme engel değil. Ne yazık ki halkın Suriyelilere olan tepkisi bunun bir kanıtı değil. Belki de saldırıyı yapanlar bunu da planlıyordu. Ne yazık ki uzun süredir Suriyeli mültecilerle sorunlar yaşayan bölge halkı, mültecilere karşı kabul edilemeyecek şiddet eylemlerine başvurdu. Bırakın mülteciyi, kim olursa olsun, ne yapmış olursa olsun linç edilmeyi hak etmez. Ama bu sayfalarda çok kez yazdık bunları. Bu ülke insanı, yargısız infazı ve linç etmeyi kendine görev addeder. Kabul etmesek de kültürel kodlarımıza işlemiştir bu. Bu faşizan kültürel artıktan kurtulmadığımız sürece modern bir toplum olmamız da mümkün görünmüyor. Kanıtlara bakılırsa, kullanılan patlayıcı öyle köşedeki bakkaldan alınacak cinsten değil. Birçok siyasi cinayette de kullanılan ve herkesin eline geçemeyecek bir patlayıcı kullanılmış. Şimdi buna dayanarak Esad'ın elinde böyle güçlü patlayıcılar olduğu söyleniyor. Madem Esad böyle güçlü bir patlayıcıya sahip neden şimdiye kadar kullanmadı? Esad bu patlayıcıya kimden ve nasıl yollarla ulaşabilir? Söylenen şu, bu nükleer bombaların başlığında kullanılan patlayıcı daha çok istihbarat operasyonlarında "temiz iş" yapmak için kullanılır. Yani hedefi tam anlamıyla yok etmek için. Bir kere şuna bakmak lazım, meydanda elleri kelepçeli araca bağlı olan ceset kime ait? Burada siyasi bir operasyon yapıldı ve patlama ile bir şekilde bunun izleri mi yok edildi? 

Diğer bir nokta Reyhanlı'da MOBESE kameralarının çalışmaması. Türkiye'nin her yerinde kesintisiz yayın yapan bu kameralar Reyhanlı'da neden çalışmıyordu? Halkın anlattıklarına bakılırsa, patlamanın gerçekleştiği postane önünde her gün işportacılık yapan Suriyeliler, patlama günü neden ortada yoktu? Ne yazık ki bu sorular bizi Esad seçeneğinden uzaklaştırıyor. Ama patlamada ÖSO'dan daha derin güçlerde olabilir. Belki de o kadar derinde aramamak lazım. ABD gizli servisinin, MOSSAD'ın bu işte parmağı, lojistik desteği olabilir. Önemli olan nokta şu, Reyhanlı'da patlayan bu bomba, Türkiye'yi olası bir saldırıda ABD yanında savaşa girmeye zorladı. Bugün ABD Suriye'ye müdahale kararı alsa, Ankara psikolojik olarak buna hayır deme konumunda değil. Her ne kadar ülke halkı buna karşı çıksa da. Aslında amaç belki de muhalefeti de bir şekilde bu patlamayla savaşa çekmekti. Olmadı, muhalefet her ne kadar davranış şekli hatalı bile olsa, oyuna gelmedi. Kısacası dediğim gibi saldırıyı kimin gerçekleştirdiğinden çok neye hizmet ettiği önemli. Ne yazık ki uzun süredir önümüze sürülen Suriye savaşının yavaş yavaş içine çekiliyoruz.

Askeriyenin de bir seferberlik kararında kimleri çağırabiliriz diye kontrollere başladığını çevremizden duyuyoruz. Belli ki devletin zirvesi çoktan savaşa hazırlanmış. Şimdi sadece birisinin fitili ateşlemesi bekleniyor. Muhtemel olarak, Suriye'de ÖSO tarafından gerçekleştirilecek bir kimyasal saldırı Esad üzerine atılacak ve müdahale edilecek. Irak savaşından dili yanan CIA'in sahte kimyasal silah depolarını çoktan oluşturduğunu düşünüyorum. Evet Esad bir diktatör ve ülkesinde babası gibi olmasa da büyük bir terör estirdi. Ama işte burada Arap Baharı adı altında ülkeyi karıştıran batılı güçleri görmeden olmaz. Esad büyük bir insanlık suçu işledi ama aynı suçu işleyen muhalifler ve destekçileri ne yazık ki hem Türkiye hem de batıda korunmaya devam ediyor. Endişemiz ise, Suriye ve bölge halkının Esad'ı bile arayacak günleri yaşayacak olması. Umarım karamsar olan benimdir. Gözümüzü alan güneşin ardından gelen yağmur bulutları umarım benim hayal ürünümdür. Ama buradan hiç öyle gözükmüyor. 

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Futbolun utanmazlığı üzerine

Bir maç hakkında yazmak hiç haddime değildir. Bu ülkede sokaktaki her on adamdan dokuzu "futbol profesörü" olsa da, bizimde kendimizce futbola dair bir fikrimiz hatta bilgimiz olsa da bazen haddini bilmek lazım. Ancak iş futboldan başka bir şeye dönmeye başladığı zaman bizim de söz söyleme zamanımız gelmiş demektir. Dün akşam maç sonrası, evine dönen bir Fenerbahçe taraftarı, kendine taraftar diyen iki sözde Galatasaray taraftarının saldırısına uğradı. Ve ne yazık ki anneler gününde bir evlat, futbol denen hastalığın kurbanı olarak can verdi. Analar ağlamasın diye bu kadar uğraşırken, terör son bulsun diye çaba gösterirken, bu sefer futbol terörü yaktı canımızı. 

Bu ülkede 3 Temmuz süreciyle birlikte, futbolu savaş alanına çeviren, Fenerbahçe taraftarına terörist muamelesi yapan, şikeci diyen, taraftara Polis saldırırken izleyip sonra biz burada kupa kaldıracağız diyenlerdir utanması gerekenler. İkinci Kadıköy hatırası diye işin tadını kaçıranlar, saha içinde şampiyonluk kutlaması yapıp bunu normal olarak görenlerdir utanması gerekenler. Her çubukluyu nefret öğesi haline getiren, Türk futbolunun tüm çamur ve pisliğini Fenerbahçe üzerinden temizlemeye çalışanlardır utanması gerekenler. Futbolun içine uzanmaya çalışan siyasi ve ekonomik çıkar ilişkilerini görmeyen, ÖYM denen mahkemelerin uydurma delillerini anlayamayan ve Fenerbahçe olan her şeye nefret kusanlardır utanması gerekenler. Bu ülkede Reyhanlı saldırısının üzerinden iki gün geçmiş, 177 vatandaşımız canını kaybetmiş. Hatay savaş alanına dönmüşken biz Galatasaray, Fenerbahçe maçını konuşmak zorunda kalıyorsak bunu bize zorlayanlar utansın. Dün sahada futbol oynaması gerekirken birbirinin boğazına yapışan sözde futbolculardır yüzü kızarması gereken. Sözde taraftarlık yapıp, rakip takım futbolcusuna muz gösterendir utanması gereken. Hayatı Galatasaray ve Fenerbahçe'den ibaret olan ve ülkeye pembe gözlüklerle bakanlardır utanması gerekenler. 

Alın bütün şampiyonluklar, tüm galibiyetler, tüm kupalar sizin olsun. Kim istiyorsa alsın tüm şan ve şöhretleri. Sizden tek istediğim var, bu sahtekarlık gösterileriniz için başka Buraklar can vermesin. Buyurun beyler, Şampiyon oldunuz, tebrik ederim. Alın bu üç puanda sizin olsun, verelim altı sıfırlık galibiyeti hanenize. Yeter ki futbol denen hastalık için canını verenler geri gelsin. Ama işte olmuyor değil mi, o sahte kupalar, o galibiyetler, goller, sevinçler hiç biri bir canı geri getiremiyor. Siz eğlenmeye devam edin beyler, şampiyonluklar kutlayın, televizyon karşısına geçip, Reyhanlı'da sansürlenen görüntüler yerine konulan bol gülmeceli yarışma programlarınızı, Muhteşem Yüzyıllarınızı seyredin. Hiç sesinizi çıkarmadan bu iktidarın tüm yalanları karşınızda çekirdek çıtlamaya devam edin. Ve sizin yerinize utanan, ağlayan, yüzü kızaran biz olalım. Biz nasıl olsa başkaları yerine utanmaya alışığız. Keşke utanması gerekenlerde ekranlara çıkıp gevrek gevrek sırıtmasa karşımızda. 

12 Mayıs 2013 Pazar

Savaşın gölgesinde can verenler

Reyhanlı'da patlayan bir bomba ve Suriye dehşetini bir daha hatırlamak. Esad kendi halkına zulmetmeye devam ediyor ve ÖSO ile ABD ise Suriye'nin işgali için elinden geleni yapıyor. Tek istenen şu, ABD saldırdığında arkasında Türkiye'nin de olması. 

Zaten ortada bir tezkere var, meclisi de uğraştırmaya gerek yok. Oysa Hatay'da canlarını yitiren 45 (Rakamlar sürekli değişiyor ve ne yazık ki yapılan sansür nedeniyle gerçek bilgiye ulaşmak mümkün değil. Ancak ölü sayısını 177 olarak veren ve bu yüzden tutuklanan gazeteci arkadaşımız Ferdi Özmen'in son verdiği bilgiyi doğru kabul etmek gerekir. En azından gazeteci reflekslerimiz bize öyle söylüyor. Hükümetin yalanlarının yerine gazeteci refklekslerime güvenmeyi tercih ederim.)  insan var. Ama bu gidişle Suriye iç savaşı daha kanlı bir pazarlığa dönecek. Ardı ardına o kadar görüntü, o kadar enformasyon yayılıyor ki, bunların hangisi gerçek hangisi dezenformasyon anlamak mümkün değil. Bir haberci bile bu kadar bilgi arasında nasıl bir haber yapacağına şaşırıyor. Bir taraf Cilvegözü sınır kapısı ve Reyhanlı saldırıları Suriye istihbaratı gerçekleştirdi diyor. Diğer taraf ise bunlar ÖSO ve ABD oyunu diyor. Hani diğer tarafın bunu kanıtlayacak delili yetersiz ve insani bir bakış geliştirebilmiş değil. Bu saldırının bile daha kimin yaptığı belli değilken, muhalifler gerçekleştirdi demek ne kadar doğru mesela. Böyle durumlarda muhalif değil gazeteci olduğumuzu hatırlamak gerekir. Gerçi hükümet yanlılarının da insani bakışları olduğunu söyleyemeyiz. Mesela, Türkiye'nin uzun süredir bölgeden gelen haberleri TRT eliyle değiştirdiği bir çok kez ortaya çıktı. Böyle bir skandala rağmen hala devlet görevlilerine inanmak ve güvenmek ne kadar doğru? Yada gerçekten savaşta can veren çocuklar için ağladıklarına. ÖSO denen ve Esad yanlısı olanlara katliam uygulayan bir örgüte silah yardımında bulunmak nasıl "insani" bir tavır olabilir. El-Kaideci teröristleri sınırdan geçirmek ve ÖSO'ya katılmasını sağlamak gibi terörist faaliyetleri saymıyorum bile. Özgürlükten anladığınız kendi çıkarlarınızı korumak ise farklı bir davranışta beklememek gerek. 

Başbakan çıkıp, ABD Suriye'ye girerse bizde gireriz diye açıklama yapıyor. Ve ne yazık ki o açıklama üzerinden bir gün geçmeden bu saldırı yapıldı. Artık saldırıyı yapan her kimse, işgal için inanılmaz bir zemin yarattı. Birde şu kimyasal silah haberleri var. Nedense daha önce Irak'ta da aynı bahaneler kullanılmıştı. Ve  Irak'ta sözde kimyasal silahlara hiç rastlanmadı. Ama ben size kullanılan bir yer söyleyeyim. İsrail her saldırısında Filistin halkına karşı fosfor bombası kullanıyor. Yani kimyasal silah. Şimdi sormak lazım, kimyasal silah kullanmak mı yasak yoksa kimin kullandığına mı bakıyoruz? Bu soruya verdiğiniz yanıt ne yazık ki insani boyutunuzu ölçer nitelikte. Esad'ın savunulacak yanı olmadığını Allah'ın her günü CHP'lilerle tartışıyorum. Hani kimi arkadaşların, sen nasıl bir Alevisin yorumunu ise söylemek bile içimi acıtıyor. İçime su serpen ise bu adamların sayısının bir elin parmaklarını geçmemesi. 

Ama işte bu zihniyete sahip insanların, Suriye'li mültecilere saldırması ve onları sorumlu tutarak linç etmeye çalışması da en hafif tanımıyla şovenistliktir. Bu mültecilerin arasında El-Kaide militanlarının olduğuna dair istihbaratlar olsa bile, bir savaş mağduruna saldırmak hangi insanlığa sığar. Bunu istediğiniz mantık çerçevesine oturtun, faşist olmaktan kurtulamazsınız. Muhalif olmak insanlığınızı bir kenara bırakmak değildir. 

AKP'ye muhalif olmak adına, düşmanımın düşmanı benim dostumdur düsturu pekte insanca bir felsefe değildir. Hayatını bunun üzerine kuran çok insan tanıdığımdan biliyorum. CHP'nin dış politik duruşu ne yazık ki bu çakal zihniyetten oluşuyor. Sonra da soruyorlar bu partiye neden oy vermediğimi? CHP galiba çakalları alt etmenin onlar gibi davranmak olduğunu düşünmüş. Keşke bir bilene danışsalardı. Anlaşılmayan şu ne ABD emperyalizminin Ortadoğu işgal çabaları ne de ÖSO denen örgütlenmenin insanlık dışı saldırıları Esad'ın yaptıklarını haklı çıkarmaz. Kendi halkını katleden bir liderin kim olduğu, kişiliği, inancı ya da hangi takımı tuttuğu önemli değildir. Bir taraftan Suriye abluka altına alınıyor, Büyük Orta Doğu Projesi hayata geçirilmeye başlıyor. Diğer taraftan, sürekli kışkırtma altında bir diktatör beklendiği gibi kendi halkını katlediyor. Ve dünya medyası abartarak, üstüne katarak katliamları bütün dünyaya servis ediyor. 

Ortadoğu kadastro planları açıldı, yeni imar projeleri devreye sokuldu. Şimdi tek gereken inşaata başlamak. Umarım bu inşaatın temeline harç olarak bizleri gömmezler. Bu savaşın nedeni ne olursa olsun, kim suçlu olursa olsun yine insanlık ölüyor gözümüzün önünde. Ve biz seyirci olmaktan başka birşey yapamıyoruz. 

İktidar sevdaları


Korkacaksın iktidarı sahiplenenden, tahtını bırakmamak adına kendini yüceltenden. Geride durmalı insan galipken rakibine saygı duyamayandan. Kaçmalı bir meydana kimin çıkıp çıkmayacağına statüsüne, siyasal kimliğine göre karar verenden. Tarihe, çer çöp diyen, nükleer enerjinin tehlikesini küçümseyenden uzak durmak gerek. Hayat bir güneşin batışı ve doğuşu kadar kısaysa, değerini bilmek gerek. Elinde fırsat varken kaçmak gerek tüm bu insanlardan, tüm bu hayatını esir edenlerden.

Gerekirse terk etmek gerek bu ülkeyi. Bu şehre sırtını dönmek, gözyaşlarıyla hayata devam etmek gerek. Çünkü bu hayat değerli bizim için. Ya burada kalıp savaşmak gerek hayatımızı bizden alanlarla ya da kaçıp uzaklaşmak. İçinde bulunduğun hayat seni mutlu etmiyor, sistemin hataları seni rahatsız ediyorsa eğer ya değiştireceksin bir şeyleri ya da yol yakınken kaçacaksın. Çünkü ya sistemin mutsuz bir kölesi ya da mutlu bir kölesi olmak zorundasın. Keşke dünyada yaşanamayacak tek ülke burası olsa. Sadece bizim liderlerimizde iktidar hazımsızlığı olsa. Hani dünya mutlu ve mesut olsa keşke. Karbondioksit oranı milyonlarca yıl önce insan olmadığı bir düzeye çıkmış olmasa mesela. Nükleer tehlike sadece bu ülke sınırlarında olsa. Buradan kurtulunca dünyanın tüm dertlerinden kurtulsak. Sevdiğim şehre sırtını dönünce keşke mutlu olacağıma inansam.

Belki bir Prag'a da aşık olacağım, Roma benim hayatıma ayrı bir mutluluk katacak belki. Paris'in Eyfel'inden çok arka sokakları, sahil kasabaları belki alacak tüm asabiyetimi. Peki ama dünyada nerede görebileceğim bu şehirde batan güneşi? Aynı güneş mi batıyor Londra ya da New York'ta. Boğaza vuran güneşin kızıllığına daha nerede rastlayabilirim? Bu şehrin o inanılmaz silüetinin bir benzerini bulabileniniz var mı mesela? Hangi şehirde bu kadar sevebilirim, bu kadar dengesiz olabilirim. Nasıl bu kadar dalgalanabilirim başka bir şehirde. Şehrin bir köşesinde yağan yağmuru ve diğer köşesinde yakan güneşi başka nerede bulabileceğim? Sevdiğim kadının saçları boğazın rüzgarında dalgalandığı gibi başka hangi şehrin rüzgarında böyle dalgalanabilir? Çok mu abartıyorum bu şehri acaba. Batıdan doğuya bütün medeniyetlerin uğrak noktası olan dünyanın en garip şehrini gerçekten çok mu abartıyorum? Derya içinde olup, deryayı bilmeyen balıklara benzeyen bu şehrin halkına rağmen sevebilmek bir şehri çok mu tuhaf?

Bu kadar şairin, bu kadar yazarın yani olur ya bu şehirden geçen her insanın şu boğaza aşık olması çok mu gariptir? Garip olan bir şey varsa, insanların bütün İstanbul'u şu boğazdan ibaret sanmasıdır herhalde. Oysa bir kadının gözlerine vurulmak gibidir boğaz. Uzaktan aşık olmak ve keşfetmeye korkmaktır, İstanbul'u boğazdan saymak. Bu yüzden tüm saydıklarıma rağmen, hayatın elimden almaya çalıştığı her şeye rağmen, bu ülkenin tüm yaşanmazlığına rağmen burada kalmaktır son kararımız. Yağmur yağıyor diye bulutlara küfretmek yerine şemsiye kullanmak lazım. Madem hayat böyle, iktidara sahip olanlardan tut sokaktaki en basit adama kadar hayata, insana, arkadaşına saygı duymayan milyonlarca insana rağmen hem bu ülkede hem de bu dünyada yaşamaya inadına devam edeceğim. Ardımda bırakıp gitmeyeceğim bu şehri. Hani olur ya hayat bizi başka bir limana sürüklerse tekrar, İstanbul'a dönmekten başka bir şey için yaşamayacağım. 

Madem hayallerimiz bize ihanet etti. Sevdiğimiz kadınlar bizi terk etti o zaman bizi hiç bir zaman terk etmeyecek bu şehre sahip çıkmak lazım. Madem dünyanın en garip şehrinde yaşamak nasip olmuş bize bunun için Tanrı'ya şükretmek gerek. Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar çıkıp kendine kıyak bir emeklilik, ömür boyu bir ayrıcalık sağlarken sokaktaki adamın hala onları alkışladığı bir ülkede yaşamama rağmen inadına kalmaya kararlıyım bu diyarda. Madem bu deveyi gütmemiz isteniyor, bizde bu deveyi güderiz o halde. 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Bir güneş daha batar hayatımızda...


Bir günü daha bitirmişti adam. Uzun yorucu ve anlamsız geçen. Sadece günün sonunda geçirdiği bir kaç saatti bugünü değerli kılan. Ne olmasını bekliyordu, günün ilk saatlerinde merhaba demişti güneşe ve İstanbul'un en kendinden vazgeçtiği köşelerinden birine yolculuk etmişti. Günün sonunu ise en sevdiği arkadaşlarıyla geçen koyu bir muhabbetle bağlamıştı. Bir haftadır süren eğitimleri bitmişti ama hayatında her şey daya yeni yeni değişmeye başlıyordu. Henüz aşk denen zehir bulaşmamıştı hayatına ama çok uzak gibi de gelmiyordu adama. Aklında biri olduğundan değil ama daha şimdiden içi kıpır kıpırdı adamın. Ama bu sefer korkuyordu. Hayatını değiştirmekten, hayallerinden vazgeçmekten, aşka kucak açacağım derken elindeki her şeyi kaybetmekten korkuyordu. 

Geçmişte yaşadıklarından değildi tüm korkusu. Hayat artık geri dönülmez bir hale gelmişti adam için. Tüm ikinci şanslarını kullanmıştı ve belki de önüne gelen son fırsatlardı bunlar. Şu an için en son ihtiyacı olan şey, kalbini yerinden söküp alacak bir kadındı. Ama şimdiden o kadının varlığını hissetmeye başlamıştı. Henüz tanımamıştı adam o kadını ama hissediyordu şimdiden rüzgarını. Tanısa bilirdi adam, tanısa yazamazdı tüm bu söylediklerini. Dökerdi kalbinde olan tüm sevgiyi. Tanıyanlar bilirdi adamı, saklamazdı aşık olduğunda. Hiç bir şey olmazsa yazardı. Akşam tan ağarırken moda sahilinde hafifçe esen rüzgarın etkisiyle içi ürpermişti adamın. Arkadaşlarıyla o manzarayı izlerken bir anda aklına gelmişti adamın, şimdi diyordu sevdiğim kadın yanımda olsa, ona anlatsam anlatmak istediklerimi. Gözlerine bakmak, ellerini tutmak istiyordu. Bulutlara bakıp anlamsızca konuşmak, sevdiği filmlerden bahsetmek, denize bakıp birlikte iç geçirmek. Belkide çay bahçesinin zehir misali çayını beraber yudumlamak istiyordu. Sevmek, aşık olmak ve hayatına anlam katacak o kadınla tanışmak istiyordu. Bakınca görmek istiyordu adam, içini görebileceği bir kadın istiyordu. Ona her şeyini açmak, savunmasızca teslim olmak. 

Ama gerçekte ne yapmak istediğini bilmiyordu adam. Elleri boşlukta sallanan bir kukla misali önüne koyulan hedeflere doğru yürüyordu sadece. Sevdiği, aşık olduğu işi yapamıyordu. Sevdiği, aşık olduğu bir kadın yoktu hayatında. Hayat istediklerini sunmamıştı adama ama neden hala gülebiliyordu? Belkide bir palyaçonun sahnede rol yapması gibi hayatta adam için bir sahneydi. Gözyaşlarını sakladığı hep mutlu görünmek zorunda olduğu bir sahne. Sanki adamın dertleri yoktu bu hayatta. Ama sevmezdi işte herkesin önünde ağlamayı. Erkekliğinden değildi bu hassasiyet. Güçlü görünmek de istemiyordu adam. Sadece sevmezdi insanların ağlamasını. Başkaları ağlarken içinden bir şeyler kopardı adamın. Ve bu duyguyu başkasına yaşatmaya hakkı olmadığını düşünürdü. Hayat içinden geçip gittiğimiz koca bir sahne derdi adam. Sürekli mutlu olmaya çalışmak, gülmek eğlenmek varken ağlayarak bu ömrü geçirmenin alemi yoktu. 

Tekrar gülümsemeye başladı adam yanağından süzülen gözyaşlarının arasında. Şu anda kendisinin olduğu noktaya gelmek için can atan binlerce kişi vardı. Bu hayatta ağlaması gereken kişi o değildi. Yinede geride bıraktığı hayaller içini acıtıyordu adamın. Hani şu anda olsa adama gel hayallerini gerçekleştireceğiz deseler hemen her şeyi bırakmaya hazırdı. Ama hayat zorluyordu artık adamı. Nasıl her güneşin bir doğuşu ve batışı varsa adamda hayatta en tepe noktasına çıkmıştı. Batana kadar elinden geldiğince bu hayata katlanacaktı. Bazen soruyorlardı adama neden o kitapları okuyorsun diye. Hayatın gerçeklerinden kaçmak istiyordu belki. Düşünmek istemiyordu nerede ne yaptığını ve neyi hedeflediğini. Hedefi olmadığından değil ama o gemi iskeleden çoktan harekete geçmişti. Şimdi o denize atlayıp gemiye yetişmekle, limanda başka bir geminin gelmesini beklemek arasında kalmıştı. Oysa o gemide olmak istiyordu adam. Rüzgarı hissetmek, savrulmak bata çıka hayata tutunmak istiyordu. Ama işte nereye gideceği belli olmayan bir gemiye binecek cesaret adamdan başka kimde vardı? O zaman rotası belli olan bir gemiye atlamak gerekiyor dedi adam. 

Ve artık yatağına uzanması gerektiğini hissetti. Yeni denizlere ve okyanuslara açılmadan önce, her şeyi hayallerini, aşklarını ve hayatını geride bırakmadan önce son bir kez limana şöyle bir göz gezdirdi. Limanda onu izleyen bir çift göz vardı. Hafif bir tebessüm ile izliyordu adamı. Karanlıkta seçemiyordu adam ama peşinden koşmaya da gücü kalmamıştı artık. Bir süre daha bu limanlardaydı adam, belki o güzel gözlere yeniden rastlayabilirdi. Şimdi ise İstanbul'a iyi geceler demenin vakti gelmişti. Bu yeni yolda tek istediği İstanbul'dan uzak kalmak zorunda kalmamasıydı. Her şeyini birer birer kaybederken, İstanbul'u kaybetmek ağır gelirdi adama. Ama galiba bu ayrılığında vakti bir gün gelecekti. Şimdi hala koynundayken sevgilinin, ayrılığı düşünmek yersiz dedi adam. Ve hiç uyumayan bu şehre iyi geceler deyip yatağına uzandı. 


Paylaş

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More