Uludere kanıyor üstüne basmayın

Uludere'de 2011'in son günlerinde yaşanan vahim hata karşısında Ordu özür dilemek şöyle dursun, sosyal ağ faşistlerin sözcülüğünü yaparcasına orada ölen herkesi PKK sempatizanı ve PKK'lı olarak gösterme yarışına girdi.

Blog haberciliğine yeni bir adım mı?

Huffington Post yazılarımı takip edenler için çokta yabancı olmayan bir konu. Daha önce "Blogculukta İran Devrimi" adlı yazımda, Huffington Post'un ne kadar önemli bir blogculuğun haberciliğe devşirmesi başarısı olduğunu anlatmıştım. Her ne kadar bu başarı Reha Ülkü tarafından, günlük ve gelir geçer olarak görülse de, önemli olanın kurumların değil modellerin başarısı olduğunu temel hareket noktamız olarak görmek en doğrusu.

Bir yolsuzluğun anatomisi

Deniz Feneri soruşturması tam anlamıyla siyasilerin açıklamaları, savcıların görevden alınması gibi olaylarla kördüğüme dönmüşken Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları bu kördüğümün çözüme kavuşmasında ve birilerinin hesap vermesinde başlangıç olacak gibi.

Korkak medyanın metamorfozu

Claudia Roth, Türkiye’de pek gündeme gelmeyen bir konuya parmak basmış. Ancak bu gündeme gelmeyen, getirilmeyen ve üstü konvansiyonel medya tarafından örtülecek olan konu medya çalışanlarının arasında çok popüler bir konu. Özellikle NTV’de yaşanan son “değişim” hareketinde bu iktidar baskısının varlığı çokça tartışıldı. Belki twitter gibi sosyal ağlar sayesinde bu tartışmalardan bizim de haberimiz oldu ama medya dünyası bu konuda dedikodu kazanını çoktan kaynattı.

Terör ve şiddetin normalleşmesi

Daha birkaç gün önce Türkiye Hakkari'de 24 şehit verdi. Nedense bu ülkede şehit sayısının çokluğu tepkinin şiddetini, hiddetini hatta tepki verilip verilmeyeceğini belirleyen ana etken olarak karşımıza çıkıyor. Peki ama teröre nasıl bir tepki veriyoruz? Tam da 24 şehit verdiğimiz bu günlerde, şiddetin ve ırkçılığa varacak derecede ayrımcılığın hem dilimizde hem de eylemlerimizde açıkça kendini gösterdiğini gözlemliyoruz.

14 Ağustos 2015 Cuma

Bir Türkiye klasiği: "Doksanlara dönüş"



Çok uzun zaman geçti bu sayfalara uğramayalı. Bazen insan yazıya küstüğünü ve artık hiçbir şey yazamayacağını düşünmeye başlıyor. Ama bir gün geliyor ve koltuğa tekrar oturup yine yazmaya başlıyorsun, kaldığın yerden hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorsun. Sanırım hayatla barışmam için etrafımdaki insanları değiştirmem gerekiyor yoksa bu çalkantılı hayata devam etmek zorunda kalacağım.

Biraz gündemden bahsetmek lazım aslında. Öyle böyle değil, ben yazı yazmadığım süre içinde ülke doksanlara kesin dönüş yapmış bir ruh haline büründü. Son zamanlarda aklımıza gelen tüm nostaljik şarkıların doksanlardan olması pek tesadüf değil sanırım. Aslında seçim öncesi başladı her şey. Daha meydanlarda 400 vekil yoksa huzur da yok diye tehdit savuran cumhurun başı bu sinyalleri veriyordu. Ama beklenmeyen bir şeyler oldu. HDP hiç kendinden beklenmeyen bir şekilde Türkiye partisi olma, kitle partisi olma gibi bir yola girdi. Benim gibi kitle partilerinin ortaya karışık siyasetinden pek hazzetmeyen biri için bu tabii ki iyi bir haber değildi. Ama iş memleketin yararı olunca insanın kendi tercihlerini bazen arka plana atması gerekiyor.

Bu kitle partisi olma vizyonu bana gerçekçi gelmedi aslında. Çünkü bunu daha önce denemişti Kürt hareketi. HEP ciddi anlamda bir işçi partisiydi ve Kürt sorununu da temel hareket noktalarından biri haline getirmişti. Bu partinin kapatılması sonrası iş birazda milliyetçi Kürt politikalara yöneldi. HDP bugün kendini sosyalist göstermenin peşinde ama bunu yaparken vitrin adaylarına ihtiyaç duyuyor. Nasıl kendini merkez sağa şirin göstermek adına AKP kuruluş döneminde bu taktiği uyguladıysa. Her neyse olan oldu, biten bitti ve HDP çok önemli bir seçim başarısıyla karşımıza dikildi. Ciddi anlamda Meclis'in en kilit partisi konumunda.

Ama asıl mesele o değil. Seçim arifesinde Diyarbakır'da patlayan bomba aslında AKP'nin ve bölgede farklı planları olan güçlerin kendilerini ilk gösterdikleri yerdi. IŞİD denen örgütlenme bir şekilde hem batı hem de Türkiye tarafından bölgenin yeni düzenini belirlemede maşa olarak kullanılıyor. Barış sürecine hiç bir zaman inanmadım. Ne AKP ne de karşı tarafın barış konusunda samimiyetine inanmıyorum. Ne PKK bölgedeki silah ve uyuşturucu ticaretindeki payından olmak ister ne de Türkiye barış sonrası siyasi gücünü arttıran bir Kürt hareketi ister. Barışın gelmesi demek sadece Kürt hareketinin değil Türkiye'deki sosyalist çevrelerinde güç kazanması demek. AKP, HDP'nin son seçim sonucunda bunu gördü.

HDP'yi vuracak en güçlü silah ise PKK. PKK'da barış yanlısı değil, bu savaş ortamı onlarında işine geliyor. Bölgede son zamanda PKK çok büyük bir meşruiyet kazandı. Örgütün gençlik yapılanması YPG adeta kurtarıcı bir devrimci örgüt konumuna getirildi. Evet Kobane'de İŞİD'e karşı çok büyük bir çarpışmaya girdiler ve iyi bir direniş sergilediler. Ama işin içinde Amerikan uçakları olunca insan ister istemez devrim lafı ederken bir yutkunuyor.

Afganistan üzerinden Avrupa'ya uzanan uyuşturucu ağında PJAK ve PKK önemli bir aracı konumunda. Bu kadar büyük bir pazarın İran ya da Türkiye gibi ülkelerin eline geçmesi ya da bir şekilde bu büyük pazarın ortadan kalkması dünyaya hakim olan bazı para babalarının işine gelmiyor. Yani ne yazık ki bu bölgede kanın durmasını engelleyenler ile kanın durması için çaba gösterdiğini söyleyenler aynı kişiler. Amerika'nın Ortadoğu'nun karmaşa ve kaosunu kullanmaya çalışan bir politikası olduğunu biliyoruz. O zaman tüm bu bildiklerimize rağmen neden başımıza gelenlere her seferinde şaşırıyoruz. Tarihin tekerrür etmemesi için koşulların değişmesi gerekiyor. Ama ne yazık ki ne oyuncular değişti ne de oyun. Piyonların değişmesi ise ne yazık ki oyunu çok etkilemiyor.

Bu topraklara barışın gelmesini gönülden istiyorum. Hayatım her döneminde bir şekilde terör haberleriyle yatıp kalktım. Kimse düşmanlığın sürekli körüklendiği, kanın hiç durmadığı bir ülkede yaşamak istemez. Ama işte bu bölgede birilerinin oyununu bölge ülkeleri bozmaya çalışmadıkça bir şey değişmeyecek. Bu da AKP'nin Amerikan destekli Yeni Osmanlı politikasıyla gerçekleşmez. Sadece ülkede buna inanmak isteyen partizanlarını kandırabilir. Ama gerçeğin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu oyun gözümüzün içine baka baka oynandı.

Tamam barış için mücadele edelim ama bu mücadeleyi yapacak kadar cesur bir hükümet bu ülke topraklarında iktidara gelebilir mi? Çetin Altan'ın da dediği gibi enseyi karartmayalım, belki bir yerlerden hiç batmayacak bir güneş doğar.

31 Mayıs 2015 Pazar

Biz büyüdük ve kirlendi dünya...





Hoşgörüyü, barışı, kardeşliği temel alan, gerçeğin yalandan daha değerli olduğu Anadolu kültürü gerçekten var mı, yoksa tüm bunlar bizleri uyutmak için anlatılan masallar mı? Hangimiz keşke hiç büyümeseydik demedik ki? Çocukken ne mutluyduk oysa, ne zaman şiddetin tüm sorunları çözdüğü öğretildi bize o zaman kaybettik masumiyetimizi. Oysa babalarımızın sözde kahramanlık destanlarını dinlemek yerine annelerimizin vicdan yüklü nasihatlarını dinleseydik belki daha mutlu çocuklar, daha mutlu insanlar olabilirdik.

Peki ama neden bu ülkeye atfedilen değerleri bir masaldan ibaret sayıyorum? Gezi eylemleri sırasında gözümüzün içine baka baka söylenilen tüm yalanlara inanmadık mı? İşin garip tarafı bunların yalan olduğunu bilmemize rağmen. Sadece Kabataş yalanına, Cami’de içki içildi yalanına inanan kitlelerden bahsetmiyorum. Toma’nın insanları ezdiği yalanına mesela sonradan uydurma olduğu ortaya çıkmasına rağmen inanmaya devam etmedik mi? Yani işimize geleni gerçek olarak görmek gibi bir sorunumuz yok mu sizce de? Türkiye’de kaçakçılıktan zengin olanları gözümüz görmeden, Uludere’de katırlarla kaçakçılık yapıp ekmek parasını kazanmaya çalışan insanlara terörist muamelesi yapmaya ne demeli mesela? Elinde silahı bile olmayan insanların ölmesine kaçımız ses çıkarabildik? Kürt olmaları, insan olmalarına engel miydi acaba?

İsmet Berkan karşımıza çıkıp, ben görüntüleri gördüm, Kabataş’ta türbanlı bir kadına saldırdılar diye savunurken dilsiz şeytanı oynayanlar suçlu değil mi? Kabataş yalanını propaganda malzemesi yapıp Gezi’yi karalamaya çalışan, bizi ahlaksızlıkla ve vicdansızlıkla suçlayanları saymıyorum bile. O kadar utanmazlar ki tüm gerçekler ortaya çıkmasına rağmen hala yüzleri kızarmadan ortada gezebiliyorlar mesela. 
Ülkenin Cumhurbaşkanı Ergenekon, Balyoz gibi davalarda bizi kandırdılar diye açıklama yapıp bizim zekamızla alay ediyor resmen. 


Kendisi bu davaların savcısı değildi zaten. Türkiye’yi darbe girişimlerinden kurtardım diye oy devşiren başka bir AKP’ydi.  Cemaati yıllarca savunup, devletin içine kadar sokup sonrada düşman bellemelerini saymıyorum bile. Benzer bir hikayeye George Orwell’in 1984 romanında rastlayabiliriz ancak. Ne olacak sanıyoruz peki, gözümüzün içine baka baka yalan söyleyen bu insanlara Anadolu insanı hak ettiği cezayı verip iktidarı elinden alacak mı sizce? Bende bu kadar pesimist olabilmek, bulutların pembe olabileceğine inanmak isterdim. 

Bize anlatılan bütün o hoşgörü masalları yalan değil aslında. Orada bir yerde, bu toprağın altında hoşgörü ve barışı her şeyden üstün gören bir kültürün kökleri yatıyor. Sorun biz o kültürle olan bağlarımızı her geçen gün yitiriyoruz. Biz ne zaman toprağa ana gibi sarılmak yerine onu mal gibi alıp satmaya başladık işte orada yitirmeye başladık köklerimizi. Bugün toprağın altındaki köklerle aramızda aşılmaz büyük kayalar var. Bunları temizlemek, özümüze dönmek, insan olduğumuzu hatırlamak kolay olmayacak. İşin kötü tarafı buna çoğumuzun niyeti bile yok. 


Öyleyse kimse o masalların gerçeğe dönüşmesini beklemesin. Yeni Türkü’nün söylediği gibi, biz büyüdük ve kirlendi dünya...

3 Mart 2015 Salı

İnce Memed'e veda

Büyük bir ustayı kaybettik. çoğumuzun tanıyamadığı büyük bir usta. Hayatta tanışmak hatta görmek istediğim çok az kişiden biriydi Yaşar Kemal, olmadı, olamadı. Ama ben bu ülkede insan namına kalan kişi sayısının gittikçe azalmasına yanıyorum başka bir şeye değil. Türk romanının Anadolu'dan kopuk şehirli havasına inat hep Anadolu'nun hikayesini anlattı Yaşar Kemal bize. Bugün çoğumuz değerini bilmiyor belki ama Yaşar Kemal Türk edebiyatında inanılmaz bir etki yarattı. İşin garip yanı ise Türk edebiyatında bu cesur adımı atacak çok isime rastlamamış olmamız. 

Ama işte Yaşar Kemal Çukurova çocuğuydu. Nereden geldiğini hiç unutmadı. Nereye doğru gittiğinin de hep bilincindeydi. Doğru bildiğini söylemekten hiç çekinmedi. Kimisi sevmezdi hatta bu ülke insanının bilmediği kavramlardan bahsederdi. Ama aslında romanlarını okusalar, hikayelerine şöyle bir göz gezdirseler anlayacaklardı. Bu toprakların dilini konuşuyordu Yaşar Kemal. Bizim çoktan unuttuğumuz ama yaşayan bir dili konuşuyordu. Anlayamayanlar bundan anlamazdı. Bilmezlerdi çünkü bu toprağın dilini.

Orada ırkçılık, milliyetçilik yoktu. Ağalara beylere karşı duran köylülerin ya da İnce Memed'in mesela aklında fikrinde yoktu Türklük, Kürtlük. Köylünün hakkı olan toprağı gasp eden toprak beyinin, ağanın zulmü vardı o sayfalarda. Romanlarında, hikayelerinde anlattığı hiç bir zulümde gözümüze sokmazdı içindeki devrimci fikirleri. Çukurova'nın dilini kullanırdı Yaşar Kemal. Nasıl Baudeaire Fransızcada gerçek anlamını kazanıyorsa, Yaşar Kemal'de asıl anlamını o eşsiz Türkçe betimlemeleriyle buluyor. Bir yazarı anlatmak kolay belki ama Yaşar Kemal'i anlatmak çok zor. Onu anlamak için okumak gerek, Wikipedia'dan araştırmakla, internette dolaşan sözlerini okumakla, söyleşilerini dinlemekle anlaşılmaz büyük yazar. Yaşar Kemal dünyaya ve en çokta bu ülkeye haykırmak istediklerini kitaplarına saklamıştır. Anlattığı halk hikayelerini bile öyle bir sahiplenmiş, öyle güzel betimlemiştir ki doğayı, yüzyıllar sonra belki bu destanların yazarı diye anılacak. 

Onu henüz keşfetmeyenler için tamda zamanı aslında Yaşar Kemal'i okumanın. Ben ise okuyamadığım kitaplarını okumaya, okuduklarımı ise yeniden anlamaya çalışacağım. Usta bize söylemek istediklerini daha iyi anlamak için. Hem bazı kitapları belli yaşlarda yeniden okumak gerekir. Gençliğimizde gördüklerimizle olgunluğa adım atarken gördüklerimiz çok farklı oluyor. Yaşar Kemal'i de yeniden keşfetmek lazım. Elveda büyük usta, belki insanlar seni bir kaç ay sonra hatırlamayacak bile. Ama bu topraklar ve anlattığın tüm o hikayeler seni yaşatmaya devam edecek. Bu topraklardan bir hikaye anlatıcısı geçti, Anadolu toprağının binlerce yıllık esintilerini kulağımıza fısıldayıp gitti. Şimdi bize o fısıltıları yaşatmak kalıyor. Ne diyelim belki bir gün biri çıkar gelir ve bu mirası devralır. O zamana dek biz o destanları birilerinin kulaklarına fısıldamaya devam edeceğiz.

20 Şubat 2015 Cuma

Batıdan doğan güneş: Syriza





Komşumuz, gününe göre ya da bazılarına göre ezeli düşmanımız, bazılarına göre ise ebedi dostumuz Yunanistan bugün yazımın konusu. Zor günler geçirdi komşumuz ve doğrusu biz bu zor günlerde onlara el açmak yerine fırsatçılık yapmayı tercih ettik. Her fırsatta Yunanistan örneği verip ekonomimizin sağlamlığından dem vurmak gibi. Kısacası Yunanistan'ı iç siyasete alet ettik. Dış politika açısından zor durumda kaldığı için sürekli olarak sıkıştırmaya, elini zayıflatmaya çalıştık. Hani güçlü devlet böyle yapar diyeceksiniz. Ama iyi bir komşu düşmanı bile olsa zor gününde bir tekmede ben vurayım demez. 

Yunanistan bugün yeniden ayağa kalkmak için demokrasinin gücünü kullandı. Hani bizim ülkemizde pek kullanılmayan demokrasinin gücü. Sol siyasete alışkın olan bir ülke Yunanistan. Cuntacıları alaşağı eden bir geçmişten bahsediyoruz burada. Güçlü ve anarşist bir halk. Buna rağmen ülkede gün geçtikçe artan aşırı milliyetçi etkiyi de görmek gerek. Altın Şafak Partisi denilen oluşum, Avrupa'da yayılan ırkçı partilerin Yunanistan versiyonu. Son seçimde Altın Şafak'ta önemli derecede oylarını arttırdı.

Neyse Altın Şafak ayrı bir yazı konusu, gelelim Syriza konusuna. Syriza, Yunanistan'ın sol siyasete olan yatkınlığını bilmeyenler için radikal bir seçim olarak görülüyor. Syriza, bu açıdan radikal sol olarak ülkemizde lanse ediliyor ama aslında sadece merkez sola göre yelpazenin daha solunda yer alan, demokratik ifade alanında temsil edilen bir parti. Yani bizim anladığımız anlamda bir radikallik yok ortada. Peki ama Syriza söylemlerini gerçek hayata geçirebilecek mi? Bu konuda bazı tereddütlerim var açıkçası. Ekonomik söylemlerinden özellikle borçlarımızı ödemeyeceğiz çıkışından çoktan geri adım attılar. Umarım siyasi ittifak kurdukları milliyetçi partilerin etkisinde kalıp barışçı dış politik söylemlerinden vazgeçmezler. 

Syriza daha çok Yunanistan'ı ekonomik darboğazdan kurtarabilecek mi diye bütün dünya tarafından izleniyor. Sanki sosyal bir deney izlermiş gibi, Syriza'nın açıklarını yakalamaya çalışanlar, partiyi sözünden dönmekle suçlayanlar belki de Yunanistan gerçeğini görmezden geliyor. Evet muhtemelen Yunanistan IMF ile uzun soluklu bir stand by anlaşması yapacak. Çünkü Avrupa devletlerine olan borcunu başka bir şekilde kapamasının imkanı yok. Syriza'yı eleştirenler ise Türk-Yunan ilişkilerinde yeni bir dönemin açılabileceği gerçeğini görmüyor, göremiyor. 

Tabii onlarda haklı. Yeni bir dönem açılması için söylemler yetmez. Ama Ege kimsenin değil, balıklarındır demek öyle her Yunanistan başbakanının harcı değildir. Buna rağmen söylemleri ile eylemleri uyuşmamaya başlayan parti en iyimserlerde bile endişe yaratmaya başladı. Yunanistan'ı krizden kurtarmak pahasına sosyal politik bakışından taviz mi verecek. Kim bilir ama yine de umut etmek gerekiyor. Merak edenler Syriza'nın manifestosunu okumuştur. Özellikle Türkiye ile yaşanan sorunlarda daha barışçıl bir söylemleri var. Aslında buna şaşırmamak lazım. Türkiye'de pek örneğini görmüyoruz ama sol partiler aslında barışçıl bir dış politik bakışa sahiptir. Dirençli ama barışçıl olmak çok zor bir şey değil aslında. 

Türkiye'nin İspanya ve Yunanistan'dan etkilenmesi ve alternatif bir partinin ortaya çıkması olası mı? Bana pek olası gelmiyor. Birleşik Haziran hareketi birazda olsa umut vadeden bir oluşum. ÖDP tarafından kurulmuş olsa bile mahalle forumlarının ve dayanışmalarının ruhunu diri tutmaya çalışıyor. Son günlerde bu oluşuma karşı yapılan tutuklama girişimleri de iktidarın Birleşik Haziran Hareketi'ni tehdit olarak gördüğünün kanıtı. 

Özgecan'ın katledilmesi sonrası duyarlı olan herkesin nasıl bir memlekette yaşadığımıza dair soru sormaya, kafasını ellerin arasına alıp düşünmeye başladığı bir dönemde şiddet olayları ve tecavüz vakaları hızını kesmeden devam ediyor ne yazık ki. Nuh Köklü cinayeti de bunlardan birisi. Syriza hakkında yazmak için çok bekledim o yüzden Türkiye'de artan şiddet ve Nuh Köklü cinayeti hakkında yarın bir şeyler karalayacağım. Tabii ne kadar başarabilirsem artık.

16 Şubat 2015 Pazartesi

Bir tecavüzün alevinde kavrulmak



Nasıl anlatmak gerek olanları, bu sayfalara binlerce hakaret yazsam içimdeki yangını söndürebilir miyim? Benim içim bile bu kadar yanıyorsa, Özgecan'ın annesi ne haldedir? Ben hayal edemiyorum doğrusu. Bu ülke hakkında daha ne yazmak gerekir, kimin için yaşayacağız bu ülkede. Bu acılara daha ne kadar katlanmamız gerekiyor. Tünelin sonundaki ışığı görebilen var mı? Ben göremiyorum çünkü. 

İlk defa yazmıyorum bu ülkede yaşanan tecavüzleri. Bazıları AKP başa geldikten sonra arttığını savunuyor, bir kısım ise laik sistemin yozlaştırdığı gençler diyor. Ben ise hiç birine itimat etmiyorum. Bu erkekliğin temel sorunlarından biri. Kendi nefsine hakim olamayan erkek sadece bu ülkede değil her yerde aynı şeyleri yapıyor. Fark şurada, gelişmiş ülkelerde böyle bir caniliğin karşılığında en ağır ceza verilir. Tecavüz gibi suçlarda tahrik indirimi gibi insanlık dışı kavramlar kullanılmaz. Başka ülkelerde oluyor diyenler o ülkelerde bırakın tecavüzü en ufak tacize bile nasıl cezalar verildiğinin farkında değil. Bu ülkeyi korumak adına nasıl bir pisliğin üzerine oturduğunun hiç farkında değil.

Tecavüzü konuşuyoruz, rahatsız edici belki ama bu ülkede ve dünyada en çok tecavüz aile içinde yaşanıyor. Dünyada bile kadın aile içinde, kocasından ve akrabalarından gelen tecavüzleri saklamak zorunda hissediyor kendini. Akraba tecavüzleri açığa çıkabiliyor ama kocanın tecavüzü ayrı bir başlık konusu. Erkeklere göre kocanın hakkı olanı almasından fazlası değil. Ama tecavüz kadında travma yaratıyor, bütün dengesini bozuyor. Kendi rızanız olmadan birinin sizin ırzınıza geçmesi biz erkeklerin anlayabileceği şeyler değil. 

Çocuk istismarı ise yazarken bile tedirgin ediyor beni. ABD gibi ülkelerde çocuk istismarı ile çok büyük bir mücadele var. Bizim ülkemizde ise neredeyse ceza almadan kurtuluyorlar. Ülkede gizlenen birçok ensest ve çocuk tacizi vakası var. Ve ne yazık ki kimse halının altını kaldırıp bu pislikle başa çıkmayı göze alamıyor. Kadınlarımızı, çocuklarımızı, ailemizi koruyamıyacaksak biz neden erkek olarak dünyaya geldik. Kadını korumaktan anladığımız eve kapatmak ve herkesten sakınmak olmamalı. Ama işte bu ülkede erkekliği kanıtlamanın yolu başka. Erkeklik tanımlaması farklılaşmadıkça birşey değişmeyecek. Kadınlara saygı göstermenin bir lütufmuş gibi sunulduğu, her şeyde kadını kullanmanın yolunu aramanın erkek olmak sayıldığı, kadına saygı göstermenin kılıbıklık olduğu bir kültürden bahsediyorum. 

Bence daha alacak çok yolumuz var. Kültürümüzü erkek egemen yapısından kurtarıp, kadına saygı duyan erkekler yetişmeye başladığında bu ülkede bir şeyler değişir. Ama ben o ülkeyi bu gözlerle göreceğime olan inancımı her geçen gün kaybediyorum.

1 Şubat 2015 Pazar

Demirin tuncuna, insanın piçine dair

Nereden geldiğimizi unutmakla başladı her şey. Dışarıdan bakana göre değişen kimliklerimiz içimizdeki insanlığı söktü yerinden. Her ortama ayak uydurmak adına değişen gülüşlerimiz, sohbetlerimiz kişiliksiz kılmaya başlamıştı bizi. Bizim kuşağın temel sorunuydu bu kimliksizlik. Sonraki kuşaklar ise bunu sorun etmiyordu işte. 

Kimliksiz, kişiliksiz olmak bir yaşam biçimi olmaya başladı. Kendisinden başkasını düşünmemesine rağmen, düşünüyormuş gibi yapabilme becerisi çoktan normal bir insan davranışı haline geldi. Ne zaman başladı sokakta mendil satan bir çocuğa etrafındaki insanlara göre "vicdanlı" ya da alaylı bir şekilde davranma. Her kaba göre şekil almak ne zamandan beri hayatta kalmanın geçer akçesi oldu. Aslında hep böyleydi bu ülkede. Sadece biz görmüyorduk bu insanları. 

En tehlikelisi de bu zaten. Görünmez olmayı iyi becerir bu insanlar. Sizin yanınızda çünkü hep beklediğiniz gibi davranan ideal arkadaştır. Başkalarına gösterdiği yüzünü size göstermez, gösteremez. Bu günlerde yoğun bakımda yaşam savaşı veren değerli edebiyatçımız ve aydınımız Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti romanında geçen şu söz belki her şeyi anlatmaya yeter:" O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık." Evet ustanın dediği gibi o iyi insanlar çoktan bu diyarı terk etti, biz sadece o iyi insanların taklidini yapmaya çalışan tiyatrocularız.

Hiç bir zaman onlar kadar vicdanlı ve insani olamayacağız. Çünkü onların zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktu. Biz ise her gün kaybedecek yeni bir metaya aşık olmakla hayata tutunuyoruz. Bir gün gelir kaybedecek bir şeyimiz kalmazsa belki bu dünyayı değiştirecek güce ve vicdana sahip oluruz. Ama günümüz dünyası bize sarılıp uyuyacağımız, yalnızlığımızı elimizden alan yeni oyuncaklar vermeye devam ettikçe zor görünüyor bu dediğim. 

Dost sohbetlerinin yerini çoktan akıllı telefon üzerinden yapılan mesajlaşmalar aldı. Yüz yüze gelince nasılsın, merhabanın ötesine geçemeyen sığlıktaki sohbetler, anlık mesajlaşmalarda sanki kırk yıllık dostunu kaybetmişte yeni bulmuş edasında seyrediyor. Dostluğun anlamını, kankardeşliğin (yada popüler söylemle kanka) anlamını bilmeyen, altını dolduracak sevgiye, saygıya sahip olmayan insanlar ağzına çoktan sakız etmiş bu kavramları. 

Hep dediğim gibi şekilci bir milletiz. Nerede nasıl davranacağımızı iyi bilen insanların, rol yapma konusunda usta insanların oluşturduğu bir toplumuz. Kendimizi farklı tanıtmayı, her ortama göre tarak uydurmayı seviyoruz. Onun için politikacılarımız böyle. Yalan söylemeyi alışkanlık edinen insanlardan oluşan bir toplum, kendini yönetenlerin yalan söylemesinden niye dem vurur. Çünkü yalan söylemiyorum, çok dürüstüm derken bile yalan söylüyordur. İki yüzlülük modern insanın kanına işlemiş. Kendine hayran kişiliklerin her canı sıkıldığında selfie çektiği yeni bir çağda yaşıyoruz. Neyse mesele bir yazıya sığamayacak kadar çetrefilli. Başka bir zamanda başka bir yerde yeniden kaleme almak lazım tüm bu gidişi. Hani gidişin yönünü çevirecek halimiz yok ama demirin tuncuna ve insanın piçine edecek bir çift lafımız olsun bari.

Paylaş

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More